Free RMA tire care and service materials on the way

İnternet Dünyası

Etkili konuşma ve hitabet lider vasfını haiz bir idarecinin mümtaz niteliklerinden biridir. Uzak ve yakın tarihte hitabetleriyle (Hz. Ali: Nechül-Be-lağa) hatta bir cümlesiyle (Atatürk: Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir… İleri!) kitleleri peşinden sürükleyen liderler bulunmaktadır. Günümüzde Sn. Recep Tayyip Erdoğan etkin hitabet yeteneği ile sadece ülkemizde değil dünya kamuoyunca da takdirle izlenmektedir. İyi konuşma sadece biçimselliğin ön plana çıkarılması demek değildir. Duygu ve düşünceleri bir yemeğe benzetirsek,

Aya bakıim ve dedimki Sen hiç gökyüzünden vazgeçebilirmisin..? Güzel Sözler tam anlamıyla bir sanat dalı olarak ele alınmalı ve o şekilde deşüerlendrilmeli. Dünyanın eski büyük devletlerinde antik Yunan döneminde bu konuda yapılmış olan bir çok çalışmayı görmemiz mümkün dünyanın kurulduğu ilk andan itibaren ses ve Güzel Sözler hayatımızdaki yerini hiç bir zaman yitirmedi

Etkili konuşma ve yazma yeteneğini geliştirmede söz sanatları konusunda yapılan pratikler bu konuda bizlere oldukça yardımcı olacaktır. Etkili bir hitab gücü anlaşılmanızı oldukça kolaylaştırır.

Sosyal paylaşım ağları facebook Kapak Sözler ve facebook Aşk Sözleri ve Resimli Aşk Sözleri gibi alanlarda netkaynak sitesi sizlere gerçekten aradığınız onlarca güzel sözü sunma konusunda oldukça başarılı ve hergün güncellenen yeni ve güze Anlamlı Sözler eklenen bu platformda sizde o anki duygularınızı paylaşacak güzel bir söz muhakka bulacaksınız.

eden Dilini Etkili Kullanma

Bir hatibin verdiği mesaja uygun olarak jest ve mimiklerini kullanması, acı, tatlı, şaşırtıcı olaylardan bahsederken ses tonunu ayarlaması, mesajın etkinliğini arttırmak için el, kol veyahut baş hareketlerinden faydalanması etkileyici bir konuşma yapmasında başarıyı arttıran faktörlerdendir. Bu tür hareketler dinleyicileri olduğu kadar konuşmacıyı da motive etmektedir. Tekdüze bir ses tonu kullanma ve de olduğu yerden hiç ayrılmadan konuşma dinleyiciler üzerinde arzu edilen neticeyi elde etmeyi zorlaştıracaktır.

Diksiyon Ve Telaffuz

Hatibin diksiyon ve telaffuza dikkat etmek suretiyle kelimeleri kullanması konuşmanın etkinliğini arttıran niteliklerden biridir. Bu dikkat hem kelimelerin yanlış anlaşılmasını önler hem de kulaklarda güzel bir tını bırakmasına neden olmaktadır. Bu konuda özellikle TRT spikerlerinin diksiyon ve telaffuzu ideale yakın görünüm arz etmektedir. Ancak yeri geldiğinde yerel unsurlara atıfta bulunulması dinleyicilerin ilgisinin yoğunlaşmasına neden olabilmektedir. Örneğin, Karadeniz, Ege ve İç Anadolu da yerel şiveyi konuşma buradaki topluluklar nezdinde olumlu etkiler uyandıracaktır.
Dinleyicilerle İrtibat Kurma

Özellikle dar kapsamda yapılan bir konuşmanın monolog olmaktan çıkarılmak suretiyle karşılıklı fikir teatilerine dönüştürüldüğü ortamlar, konuşmanın amacına ulaşmasını kolaylaştırıcı işlevler görmektedir. Çünkü burada konuşmada eksik bırakılan yerlerin tamamlanması, yeni fikirler üretilmesi ve de olgunlaştırılması suretiyle mükemmelliğe doğru adımlar atılmaktadır. Bunun yanında alınan bir karara katılım ne kadar çok olursa kararın uygulanma şansı o kadar çok olmaktadır. Dinleyicilerle irtibat kurma aynı zamanda onlara verilen önemin derecesini de göstermektedir.

Eleştiriye Açık Olma

İyi bir hatip gerek konuşma esnasında gerekse konuşma sonrasında yapılabilecek eleştirileri hoş görüyle karşılamasını bilmeli ve bunları kendisinin doğruyu bulmasına bir fırsat olarak değerlendirmelidir. Hatta başkası tarafından eleştirilmeyi beklemeden yeri geldiğinde öz eleştiri yapabilme cesaret ve kabiliyetine sahip olmalıdır. Hiçbir insan mükemmel değildir, dolayısıyla da hiçbir konuşma da mükemmel değildir. Ancak mükemmele yakın konuşmalar yapabilmek de mümkündür. Bu da zamanla tespit edilen eksikliklerin giderilmesi ve de sürekli yenilenme arayışı içerisinde bulunmakla gerçekleşebilecektir.

Sonuç

Her ne kadar atalarımız “Söz gümüşse, sükût altındır” demişlerse de yerinde ve zamanında yapılmış bulunan etkili konuşmanın; bir mücevher kadar paha biçilmez, bir kurşun kadar ağır, bir ok kadar delici ve bir bıçak kadar kesici olduğu anlar çoktur. Türklere Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açan Malazgirt
Savaşında Alparslan’ın kendisinden iki kat büyüklükteki düşmanla savaşacak ordusuna kefenliği andıran beyaz elbiseleriyle yapmış olduğu hitap tarihin akışını değiştiren olaylardan biridir. Aynı şekilde Fatih’in “Ya İstanbul beni alacak, Ya ben İstanbul’u” deyişi de bir hedefe kilitlenmenin ve bunu astlarına benimsetmenin en beliğ ve veciz ifadelerinden birini teşkil etmektedir.

Günümüzde trafik kazaları olduğu kadar iletişim kazaları da yaşanmaktadır. Bu da daha çok hazırlık yapılmadan yapılan konuşmalarda ortaya çıkmaktadır. Bu nedenledir ki her uzatılan mikrofona veyahut her ışıldayan kameraya konuşmak doğru bir davranış şekli değildir. Bunun yanında her açıklamayı veyahut ithamlara cevap vermeyi en üst yöneticinin yapması da tercih edilen bir durum değildir. Sadece 1. derecede önemli konular ve 1. derece muhatapların ithamlarına cevap teşkil eden konular en üst idarecinin konuşmasına vesile olmalı, diğerlerinde bu görevi yardımcıları üstlenmelidir. Aksi durumda üst yöneticinin yıpranması/yıpratılması mevzu bahis olacaktır.

Sonuç olarak etkili konuşma ve hitabete sahip olmak için; -doğal yetenekler dışında- sürekli kendini aşmaya gayret göstermek, bilgi ve kültür dağarcığını zenginleştirmek, prova yapmak, öz güvenli olmak ama aynı zamanda eleştiriye açık olmak ve hitabette temayüz etmiş kişileri dinlemek önemli birer basamak teşkil etmektedir.

Son söz olarak iyi hatip en uygun mesajı, en doğru zamanda, en güzel mekânda, en iyi temsil ve beliğ ifadeyle muhataplarına aktaran kişidir.

Şarkı Adresi netkaynak

Gülümser isimli küçük bir kız çocuğuyla, İyimser isimli minik bir serçenin hikayesini anlatan 12 kitaptan oluşan bir seri.

Bu serinin kitapları :
Kaldırımda Yürümek, Servise Yolculuk, Tutacak El, Yere Düşen Kırıntı, Temizlik Sağlıktır, Müzeleri Gezmelisin, Müzikle Yaşam, Kendi İşini Kendin Yap, Bugün Kime Yardım Ettin, Her şeyin Bir Zamanı Var, Bir Minicik Kardeş, Çevreyi Sevgi Korur

Hollandalı ve Amerikalı bilim adamlarının yaptığı
araştırma, tempolu müzikten sakin ve melankolik müziğe geçmenin sürücünün stresini hemen azaltarak kaza yapma riskini düşürebileceğini gösterdi.

Müzik türünün direksiyon başındakiler üzerindeki etkilerini araştıran bilim adamları, tempolu müzikten sakine geçenlerin daha az hata yaptığını, dolayısıyla “sinir krizlerinin” ve kazaların önüne böylece geçilebileceğini belirtti.

Bilim adamları ayrıca, sakin müziğin sadece direksiyon başında değil, evde ve iş yerinde de kişileri rahatlatabileceğini vurguladı.

Gülümser isimli küçük bir kız çocuğuyla, İyimser isimli minik bir serçenin hikayesini anlatan 12 kitaptan oluşan bir seri.Bu serinin kitapları : Kaldırımda Yürümek, Servise Yolculuk, Tutacak El, Yere Düşen Kırıntı, Temizlik Sağlıktır, Müzeleri Gezmelisin, Müzikle Yaşam, Kendi İşini Kendin Yap, Bugün Kime Yardım Ettin, Her şeyin Bir Zamanı Var, Bir Minicik Kardeş, Çevreyi Sevgi Korur.

Günümüz gençliği farklılaşma çabası içerisinde, bu değişim süreci müzik türünden baş

layarak buna bağlı olarak hal ve hareketleri, konuşma tarzı, giyim tarzı ve metal aksesuar kullanımı kısacası gothic, punk vs. olanlar ve bunlar gibiler, piercing denen takıları en fazla kullanma gereksinimi hisseden kişilerdir.

Sizce gençler bu seçimleri yapmak zorundalar mı? özellikle türk insanına gitmeyen şeyler bunlar bence, bu dışarıdan gelen değişime ayak uydurmak zorundamı geçlerimiz? Ve bu değişime ayak uyduran genç eninde sonunda uyuşturucu ile tanışır (buraya dikkat) alkol daha müzik tarzı seçimi saffasıda çoktan başlamış olur bile. Bu değişimin ne kadar gereksiz ve tehlikeli boyutlara ulaşacağı ortada neden göz göre göre kendinizi bu değişimin içine sokuyorsunuz ey gençler??

Bu durumun başlıca nedeni; İlk Çağ Uygarlıkları ve tarih öncesi dönemlerden kalma, tam olarak çözülebilmiş bir müzik yazısından söz edilemeyip, ancak Orta Çağdan itibaren tam olarak çözülebilen müzik yazılarının var olmasından ileri gelmektedir. Daha açık ifadelerle, örneğin arkeolojik kazılar sonucunda bulunan yapıtlarda belirli bir bölgede yaşamış olan insan ya da toplulukların sosyal ve ekonomik yaşamları üzerine bilgilere  mp3 dinle ulaşılabilmekteyken, müziğin yazıya dökülmeyerek döneminde sadece ses olarak kalması, müziğin tarihinin ancak Orta Çağdan başlamasına sebep olmuştur.[1] Bununla beraber, arkeolojik çalışmalarda bulunan müzik aletlerinin çıkardığı sesler ile ilkel kabilelerin törenleri, bizlere bir ölçüde eski dönemlere ait müzik üzerine ipuçları verse de, müziğin insanlığın yaşamındaki yeri üzerine yeterli bilgileri verememektedir! Antropolojik açıdan insanın kültürel evrimi, üç temel çağ içinde yer almaktaysa da[2], müziğin“otoritelerce kabul edilen” yazımsal tarihinin geçmişi uzun ya da kısa olsun, müziğin bırakın belirtilen bu çağları, çok daha eski çağlardan, mitolojinin derinliklerinden ve ilk yaratılış hikâyelerinden günümüze kadar geldiğinin kabul edilmesi gerekir.

Müziğin diğer sanat dallarından farklılığı ve bu farklılıkla özel ve daha yüksek olduğunun gerekçesi de şöyle anlatılır: Bir heykel veya resim, bir kez yaratıldıktan sonra Şarkı Dinle  kalıcıdır. Diğer sanatlar, arzu dünyasından gelirler ve bu yüzden de daha kolay kristalleşirler (yani maddeleşirler). Müzik ise kristalleşmeyen suptildir ve daha ele geçmez bir yapıya sahiptir. Bu yüzden onu her duymak istediğimizde yeniden yaratılması gerekir.[3]

Geldiğimiz noktada cevabının aranması gereken soru ise belki şudur: Peki müzik bu kadar, özel, önemli ve eskiyken, neden bu kadar araştırma konularından uzak tutulmaktadır? Ya da diğer bir anlatımla, müzik insan ve yaşam için bu denli eski ve vazgeçilmezken, günümüzde neden halen gerektiği konumda değildir? Ve neden müziği araştırmak ve yazım alanından başlamak üzere insanları ‘bilinçli bir dinleyici’ olarak müzikle buluşturmaktaki bu gayretsizlik niyedir?

Yaşam:

Müziği araştırmak; toplumu incelemek, kültürü kodlamak, kavramsallaştırmak, müzik üzerine söylem kurmak demektir.[4] Bu açıdan bakıldığında müzik, toplumu ve bireylerin beğeni ve tercihlerini de gösterir. Bu tercih göstergesi aynı zamanda toplumun kültürel seviyesinin de bir göstergesi olarak kabul Ahmet Kaya Şarkıları Dinle  dilmelidir. ‘Sınırlandırılmayan bir zihin yapısına katkısı’ sebebiyle müziğin, toplumun kültür seviyesinin geliştirilmesine yönelik çalışmalarda birincil sırada yer alması da gerekir. Müzik sanatının her şeyden önce saf bir haz üretme eğiliminden başlayarak, bu saf hazzın zamanla kendi içinde ‘tıpkı kendi arayışında olan insan gibi’ bir sonlanmaya varamaması,[5] kültürel öğelerin yanında müziğin düşünsel gelişmişliklerle birlikte değerlendirilmesini de zorunlu kılar! Düşüncenin nasıl biçimlenip geliştiğinin tarihsel oluşumu, bilim insanları ve araştırmacılarca incelenmiş olsa da, bu incelemelere müziğin katılmaması, sosyal bilimlerin sonuçları açısından kanaatimizce bir eksikliği de içerir. Ancak şöyle bir gerçek de müzik vardır ki matematik, psikoloji, akustik, fizik, dilbilimi, felsefe ve estetiği içinde barındıran müzik[6], öylesine geniş bir alanı kapsamaktadır ki, bu yüzden “böylesi bir lâbirentin içinde kaybolma olasılığı” karşısında günümüz bilim insanları, düşünürleri ve araştırmacılar, müzik ve yaşam üzerine çok düşünür de olmamışlardır.

Müziğin anlatılması açısından kuramlara baktığımızda ise karşımıza iki temel görüş çıkmaktadır: Formalist kuramlar, müziğin, tümden anlamlı ve dışa vurumcu bir güçten yoksun olduğu için bir dil olmadığını, tam anlamıyla bir dil olan edebiyatla hiçbir biçimde yakınlaşamayacağını, ya da onunla birleşemeyeceğini düşündüklerinden müzikle şiirin (sözün) birliğini genellikle reddederler. Aksine, müziğin, dışavurumcu ve gösterici bir güç taşıdığını kabul edenler ise, onun şiir diliyle birliktelik içinde, çok daha yetkin (güçlü) bir biçimde gerçekleştirilebileceğini iddiasındadırlar.[7]

Bu iki görüşe bir saptama yapmak gerekirse, ilk müziğin “insan sesi” ya da kimi kaynaklara göre “AUM”[8] olduğunu söylemek mümkündür. Ancak insanlığın geldiği evrimsel noktada, artık bizim arayışında olduğumuz müzik; her şeyden önce ‘sözleriyle zihni sınırlandırıcı düşsel hallerin’ arka planında yer alan bir anlayış olamayacaktır! Yani yukarıda iddia edildiği gibi, müziği güçlendiren şey bizim için sözlerin güzelliği değildir. Bizim için bizatihi güçlü olan zaten müziğin kendisidir! Çünkü ‘insan zihnini sınırlandırmayan’ ve aşağıda da değinileceği gibi insan yaşamının armonisini oluşturan, böylesine insan ve yaşama bağlı olan bir şey elbette bağımsız ve bu bağımsızlığı oranında da –ikinci bir öğeye gerek duymaksızın- güçlüdür!

Görüşümüzün böyle olması ise, söz ve müziğin bir arada bulunmaması ya da bulunmayacağı anlamına da gelmemektedir. Söz ve müzik konusunda dikkat edilmesi gereken konu,

‘ustasının elinde’ birlikteliğine karar verilmiş olan bu iki ayrı sanat dalının, bu birliktelik sonrasında artık iki ayrı unsur olarak görülmemesi gerektiğidir!

Müziğe bu kuramsal yaklaşımların yanında, müzik üzerine esas olan şey aslında müzik ile müziği dinleyenin birbiriyle olan bağıdır. Yani müzikte özü teşkil eden konu, yapıtın “büyüklüğünün” yanında, müziği dinleyen kişinin, dinlemekte olduğu müzik ile duygusal ve tinsel dünyasında ve bu bileşik zihinsel dünyası ile reel yaşantısını nasıl bir araya getirdiği üzerinedir. Diğer bir anlatımla konu, yapıtı dinleyen kişinin; duygusal ve tinsel durumu ile yaşamsal durumlarının armonisindedir. Kişinin kendi armonisini yakalaması ve bu yakalamış olduğu armoni ile kendi içsel yolculuğunu geliştirmesi, arayışında olduğumuz müziğin temel hedefidir.

Yüzeysel bir bakışla müzikteki armoni ile yaşamdaki armoni ilk anda ayrı ve belki de bir arada değerlendirilmeye alınmayacak iki öğe olarak algılanabilir. Ancak kâinatta makro kozmostan mikro kozmosa, kaostan düzene her şeyin uyum ve ahenk içinde olduğu gerçeği, müzikteki armoni zorunluluğu gibi, yaşamlarımızın da armoni içinde olması gerektiği sonucunu karşımıza çıkarır.

Hermetik Yasaların[9] “titreşim” kuralının yanında, zamanın dışından müziğe ilk bakış Eski Mısır’ın (TEB) en büyük Tanrıçası İsis’den gelmektedir. Elinde çok farklı şeyler tutan Tanrıça İsis’in sağ elinde bronz bir çıngırak ve içinden geçen keskin iğneler sayesinde elinin hareketiyle üçlü bir tiz çıkardığı söylenir. “Sistrum” adı verilen bu çalgı aleti, yavaşlayıp hareketi sona ermek üzere olan her şeyi tekrar hareket etmesi için teşvik etmekteydi. Sistrum’un temsil ettiği şey, doğanın normal akışını tıkayıp durduran yozlaşma ve çürümenin yenilenmeyle aşılıp, hareket yoluyla onu (Doğayı) tekrar gevşetip, eski armonik canlılığına kavuşturmaktı.

Peki nedir bu armoni ve nerededir? Kullanımı ya da ulaşımı nasıldır? Müzikteki armoniden yaşamdaki armoniye geçiş nasıldır? Bu soruların cevabı ise arayış içinde olan insanın kendisine sorduğu “ben nereden geldim, nereye gidiyorum”un cevapları ile aynıdır…

20. Yüzyılın Ezoterik Felsefecilerden Manly Hall armoniyi, güzelliğin vazgeçilmez şartı olarak görmüştür. “Bileşik unsurlardan oluşan bir şey ancak parçaları armonikse güzel olarak kabul edilebilir. Dünyaya güzel denir ve Yaratıcısı İyi’dir; İyi, tanımı gereği kendi doğasına uygun davranmak zorundadır ve kendi doğasına uygun davranan iyi, armonidir. Çünkü iyi iyiliğiyle uyumu oluşturan şeydir. O halde güzellik, form âlemin kendi doğası gereği tezahür eden armonidir.”[10] diyerek, armoninin yaratımdan itibaren başladığını ve iyi olan her şeyin içinde armoninin bulunmasının yanında, armoninin aslında bir “iyi” olduğunu belirtir. Tabi bu sözlerin devamında cümleyi tamamlamamız gerekirse de; İyi’den payını almış her şeyin de aslında armonik bir yapısının olması gerektiği de söylenmelidir.

Genel anlatımıyla müzikteki armoninin temel amacı, -kompozitörün arayışında olduğu haliyle- sadece “iki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek biçimdeki uyumu” değildir. Müzikteki armoni de tıpkı yaratımda olduğu gibi ‘iyi’ ve ‘bütünsel uyumdan’ gelmektedir. Bu açıdan müzikteki armoninin temelinde, insan ruhuna hitap edip, ‘bütünsel uyum’ adına, onun bozulan dengesini eski haline (özüne) getirmek ve ‘kirlenmişliklerden’ arındırmak yatar.

Bu bilinçle hareket eden eski çağ gizem okullarında müzik aleti olarak kullanılan “Lir” de insan yapısı ile özdeşleştirilmiştir. Enstrümanın gövdesi fiziksel yapıyı, telleri sinirleri ve müzisyenin de ruhu temsil etmesinin yanında, 7 teli de Hint Felsefesinde ki insanın 7 katlı yapısını sembolize etmekteydi.[11] Benzer şeyler “Ney” için de söylenmektedir. Onlardaki uyum, aynı zamanda insan ruhunun da uyumuydu. Çünkü müzik, -günümüzde algılandığının aksine- eski çağlarda, insanı sadece neşe ve eğlendirme amacıyla –sözün arka planı- olarak görülmemekteydi. Müzik onlar için ‘erdemli olan her şeye karşı’ sevgi ve bağlılık aşılamakta, kötü olan şeylere karşı da kişiyi korumaktaydı. Nitekim Platon’un da “zihni yücelten müziğin, duygulara hitap eden müzikten çok daha yüksek türden olduğunu” belirtmesi de bu yüzdendir.

Eski çağlarda müzik üzerine bu düşünceler beslenirken, günümüzde müziğin –ön plandaki haliyle- sadece bir eğlendirme aracı olarak görülmesi, günümüz müzik anlayışının birincil sorunudur. Bununda sebebi günümüzde kendisini sadece müziğe adamış olan düşünce insanlarının pek olmaması da olabilir. Bu adanmışlığın olmaması sebebiyle, konumuza temel aldığımız müziğin, konser salonlarından dışarıya çıkarak, yaşamla buluşması da güçleşmektedir.

Popüler kültürün etkisiyle, eğlence müziği tarzındaki sözlü müziğin baskınlığı, klasik müziği hep bir arka planda bırakarak, dar salonlara hapsetmektedir. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, “BEN”i arayan insanın, bu arayışlarının önemli bir aracı olarak görmekte olduğu müziğinin, yaşamdan bu denli geride tutulması, düşünürlerce aynı zamanda ‘aydınlanmaya da vurulmuş bir darbe’ olarak maalesef görülememektedir. Bu nedenle günümüz kompozitörüne düşen görev, sadece eseri ortaya çıkarmak olmamaktadır. Günümüz için kompozitör ya da yorumcu, aynı zamanda eseri ya da yolunda gittiği müziği çok daha geniş kitlelere (popüler kültürün müzik anlayışına rağmen) ulaştırmanın yollarını da aramalı, dinleyicisi ile buluşturduğu her eseri bir ‘aydınlanma hareketi’ olarak da görmelidir. Bu yol arama ise müziğin derinliğine bir başka bakışı da beraberinde getirir. Çünkü böyle bir arayış içinde olan kompozitörün, müzik yöneticilerinin ve yorumcuların, içinde yaşadığı toplumun durumunu gözlemlemek, bu gözlemleri neticesinde eserlerini oluşturmak ve sonrasında da bunu insanlarına ulaştırmak durumundadır. İşte tüm bunların yapılabilmesi içinse, yukarıda belirtildiği üzere gerek kompozitörün gerek yönetici ve yorumcuların aynı zamanda pek çok özelliği de barındırması gerekir. Çünkü onlar aynı zamanda bir edebiyatçı, bir şair, bir felsefeci, psikolog, sosyal bilimci ve siyasetçidir. Bunlar yapılmaksızın sadece büyük müzik eserlerinin yaratılması, yıllık programların belirlenmesi ve de yorumlanması, arayışında olduğumuz müzik ve bu müziğin günümüzdeki sorunlarının anlaşılıp çözümlenmesi için sanırız ki yeterli değildir.

Dışarıdan bir gözle bakıldığında, arayışında olduğumuz müziğin sorunlarının olduğu ve bu müzik türünün de “burjuva müziği” olduğu iddiasında olanlar için sözlerimiz yadırgatıcı ve belki de biraz anlaşılmaz da olabilir. Öyle ya, yıllardır “burjuva müziği” olarak nitelendirilen bir müzik türünün nasıl sorunları olabilir ki? Yeri gelmişken belirtmekte yarar var ki, günümüz için klasik müzik olarak tanımlayabileceğimiz müzik, “burjuva müziği” değildir. Kavramsal açılımına girmemekle birlikte, “tarihsel” olarak (17. ve 18. yy) soyluların dinlediği müzik olarak ortaya atılmış olsa da, dünya genelinde müziğe yapılan yatırımlara baktığımızda, bu söylemin aslında amacını aşan ve özellikle ülkemiz için şehir efsanesine dönüşmüş bir görüş olduğu da görülecektir. Konuyu somutlaştırmak gerekirse, Avrupa ülkelerindeki konser salonları, senfoni ve oda orkestraları ile çok sesli korolarının sayılarını ülkemizle karşılaştırabilirsek, ne demek istediğimiz daha net anlaşılabilecektir. Bu savımıza karşılık, klasik müziğin zaten “batılı burjuvaların müziği” olduğu söylenir ise, o zaman biz de bakışımızı bu kez doğuya, hem de devlet yönetimi olarak “burjuvaziye” karşı bir ülkeye çeviririz. Sanatçılarına halkın verdiği değer bir tarafa, 1950’lerin SSCB’nde 28 tane opera salonunun, 26 tane büyük senfoni orkestrasının, 72 büyük koronun, 16 filarmoni orkestrasının ve 30 konservatuarın varlığı[12] karşısında 2010’ların Türkiye’si için ne denecektir?

Sağlıklı bireylerin yetiştirilmesindeki önem sebebiyledir ki Platon’un Devlet’inden, Aristoteles’in Politika’sına müziğin önemi vurgulanmış, ‘devlet geleneğine sahip’ bilinçli ülkelerde bu önem doğrultusunda müziğin önünü her açıdan açmışlardır! İşte tüm bu bilgiler ışığında “Yeni Toplum Yeni Müzik” sözüyle yola çıkan Atatürk de, “Hayatta müzik gerekli midir? Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile alakası olmayan mahlûkat insan değildir. Eğer konuşulan hayat insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik, hayatın neşesi, ruhu, şuuru ve her şeyidir. Yalnız müziğin şekli türü üzerinde durmak gerekir.[13]” der. Der ama onun manevi mirasçılarının gücü dediklerini yapmaya yetemez…

ARMONİ

Günümüzün bu acı resimlerinden, bu sefer milat öncesine gidecek olursak, müzik ve yaşamı birleştiren, bunun yanında görüş ve buluşlarıyla da günümüz müziğine büyük katkıları olan Pisagorculardan[14] bahsetmemek büyük eksiklik olurdu.

Pisagorcular var olan “canlı cansız her şeyin bir sesi” olduğuna ve bütün yaratıkların ebediyete dek Yaratıcı’yı övdüğüne inanırdı. Onlara göre insanın bu ilahi melodileri duymamasının sebebi, ruhunun maddi varoluş yanılsamasına gömülmüş olmasıydı.[15] Pisagorculara göre uyum uyumu tanırdı! Doğada ki her elementin kendine ait bir anahtar notası vardı. Bu elementler bileşik bir yapı içinde bir araya getirilince ortaya bir akort çıkmaktaydı. Aynı şekilde gezegenlerin de (Kürelerin de) dönüşleri sırasında kendi “büyüklük, uzaklık ve hızlarına” göre değişken sesler çıkardıkları görüşündeydiler. Bu yüzden Satürn[16] en kalın notayı, Ay ise en tiz notayı vermekteydi.[17] İnsan, yaşamındaki sınırlılığı ile küçük gürültülere ve seslere öylesine dalmıştır ki, işte bu dönen gök cisimlerinin (Kürelerin) ritmik müziğini de duyamamaktadır.[18]

Pisagorcuların müzik doktrini açısından önem arz eden bir diğer kavramı “arınma”, “temizlenme” (katharsis) kavramıdır[19]. Müziğin insan ruhu üzerindeki –yaratıcı özüyle yakınlığı üzerinde temellenen- gücünün yanında Pisagorcular müziğin, ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücüne de değinerek daha da ileri gitmişlerdir! Yine yüzeysel bir bakış ile Pisagorcuların bu görüşü, müzik ve sağlık, müzik ve psikoloji olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmelerin doğruluğu yanında “ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücünün müzikte” olduğu vurgusu, müziğin kader ve özgür iradeye olan etkisine[20] de dikkat çekmektedirler. Çünkü bozulmuş olan ruhsal armoniyle, sadece kişinin sağlığı ya da psikolojisi etkilenmeyip, kişinin yaşantısı, yani kaderi de doğrudan etkilemektedir. Bozuk ruhsal yapı sebebiyle kişinin yaşantısından zevk almaması, iç ve dış dünyayı algılamaktaki güçlükleri sonucunda yaşadığı sorunlar her geçen gün olumsuzluklara doğru yaşamını sürüklerken, zayıflayan ‘özgür iradesi’, onu olması gerekenden daha gerilere itmektedir. Bu yüzden müzik, kişinin armonisini olması gereken noktaya taşırken, aynı zaman da onun kaderini de yeniden şekillendirme ve onu ‘dönüştürme’ gücüne de sahiptir! Tıpkı Tanrıça İsis’in elinde ki Sistrum’un gücü ve işlevi gibi…

BİTİRİRKEN

“Mutlak kulak yeteneği[21]” kavramı müzik üzerine söyleniyor olsa da, bizim için bu kavram aynı zamanda yaşam içinde geçerlidir. İnsan, kulağındaki her biri yaklaşık 25 farklı ses derecesini algılayabilen ve yaklaşık 10 bin adet “Corti lifi”nin aşırı duyarlılığına gereksinim duyar. Normal insanların kulakları ise, var olanın üç ilâ onuna tepki verir. Ortalama müzisyende ise bu sayı lif başına en fazla 15 sese kadar çıkar. Ancak mutlak kulak yeteneğine sahip (dâhi müzisyen) için bu sayı çok daha fazladır.[22] Yaşam da böyledir. Eğer yaşamdaki mutlak kulağımız olan kalbimiz 10 bin adet farklı liften sadece 3’ünü duyabiliyorsa, o zaman elbette tüm sözler, tüm sesler ve tüm yaşadıklarımız da bizlere yabancı, anlaşılmaz zor, acı dolu vs gelmektedir…

Bu yüzden en büyük senfoni de orkestra da kâinatın kendisidir. Biz ise kimi zaman ne bu büyük orkestranın, ne de bu büyük orkestranın bir üyesi olduğumuzu bilemeyiz… İnişleri, çıkışları, duraklamaları, hırsları, mutlu ve hüzünlü anları, acıları ve haykırışlarıyla bu büyük senfonik yaşamın içinde eserin, şefin, orkestranın hep biz olduğumuzun kimi zaman bize ‘hatırlatılması da’ gerekir.

Ahengimizin bozulduğu kimi zamanlar, belki bas belki bir tiz ses ile sarsılsak da, yaşamın amacı da bu “aykırı sesleri” uyumlu hale getirmektir. “Herkesin ayrı telden çaldığı” çağımızda, mutluluğa, huzura ve sevgiye giden yolumuz, müziğimizi hatırlayarak bu ayrı çalmaları uyumlaştırmak değil midir? İşimizde, okulumuzda, eşimizde, çocuklarımızda ve sosyal yaşantımızda, doğaya ve dünyaya bakışımızda bütünsel bir ahengi ve de coşkuyu yakalamaktır yaşamak. Bize düşen ise bir şef edasıyla önce büyük bir dikkatle eseri okumak ve –atlamadan- takip etmek, sonrasında aykırı (detone) seslerin farkına varmak ve onları yaşamdaki yerleri konusunda uyarmak, aykırılıkları eğitebilmek ve yaşantımızın her alanını armonik hale getirmektir.

Kendi müziğimiz için bilmemiz gereken şey “uyumun, uyumu doğurduğu”dur. Çünkü armonisini yakaladığımız kendi içsel müziğimizi dışımıza verdikçe, doğanın ve kâinatın ahengini de, bu ahengin içinde kendi yerimizi de göreceğizdir. Önce bir başımıza çaldığımız kendi içsel müziğimizi, sonra sonra yanımızda ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarla paylaşırız. Yaşamda bizi mutlu, huzurlu ve güçlü kılan ise, işte bu ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarımızın sayısıyla doğru orantılıdır. Aynı armoniyi yakalamış olmak, onlara ‘sahipçilikle’ her an aynı ortamda olmak, görmek ya da dokunmak değildir. Aynı armoniyi yakalamış olmak kimi zaman bir dostun bize kalmış güzel anılarıdır, kimi zaman daldaki bir kuştur, bir yağmur damlası, bir bulut, belki de gökyüzüdür… Onlarla ne kadar çok buluşur ve yaşantımızı bu buluşmalar üzerine kurarsak, belki kâinatın ‘tüm seslerini’ –mutlak kalbimizle- yüreğimizde duyabiliriz… Ve belki bu buluşmalar sonucunda gür ve ahenkli bir melodiyle “simyacı” edasıyla dokunduğumuz her şeyi de ‘kâinatın armonisine’ dönüştüre biliriz, kim bilir…

Paylaşım ve beraber olma üzerine güzel bir hikâye vardır. Adamın biri uzak yerlere doğru bir yolculuk esnasında rahatsızlanır ve bir handa konaklar. Ancak çok ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğundan uzunca bir süre bu handa yerleşmek zorunda kalır. Ve tabii bu sebeple de sahip olduğu tüm parayı tüketir. Hancı hem iyilikseverlik, hem de bu kişiye duyduğu saygı ve sempati nedeniyle ihtiyacı olan her şeyi karşılar ve masraflardan bir beklentisi de olmaz.

Hastalık çok ilerlediğinde adam bir masanın üzerine bir sembol kazır ve hancıya kendisinin ölümü sonrasında bu masayı dışarıda görünür bir yere koymasını söyler. Ve sembolü birisinin tanıyıp tanımadığına dikkat etmesini de hancıdan ister. Bu kişinin hancıya masraflarını ödeyeceğini veya kendisi adına teşekkür edeceğini söyler.

Adam öldüğünde hancı onu gömer ve cenazeyle ilgili tüm ihtiyaçları hiçbir beklentisi olmadan yerine getirir, çünkü müşterisinin talimatı onu derinden etkilemiş ve memnun etmiştir. Bu nedenle masayı dışarıda bir yere koyar. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra bir yabancı geçerken sembolü görür, tanır ve masaya sembolü kimin kazıdığını hancıya sorar. Durumu öğrendiğinde hancının harcadığından daha fazlasını hancıya öder.

Hikâye Kadim Bilgeliklerin şu inanışını tamamlar. Denilir ki birbirlerini tanımasalar dahi, eğer bir işaret onlara aynı öğretiyi takip ettiriyorsa, bu takibi yapanlar, yeryüzünün en uzak iki noktasında oturan iki insan dahi olsa, birbirlerini görmeden ve birbirleri ile sohbetleri olmadan da –ve bu dünya öncesinde de olduğu gibi- zaten BİRlerdir kardeştir.

Çalışmaya başlarken söylediğimiz bir söz vardı. Kâinatın en sihirli anahtarı, en gizemli sembolü; müzik! Dünyaya bir başına gelmiş olan bizleri bir iken çoğalan, bulduran, sevdiklerimizle tekrar buluşturan ve birbirimizi ‘hatırlamamıza’ yardımcı olan sihirli bir anahtar, bir sembol; müzik! Tıpkı bu söz ve hikâyede olduğu gibi…

2009 TIRE SHIPMENTS TO POST THIRTEEN PERCENT DECLINE

For more information contact:
Dan Zielinski
(202) 682-4846
dzielinski@rma.org

 Nearly 6 percent growth anticipated for 2010

WASHINGTON, D.C.November 2, 2009 - Tire shipments are projected to drop by approximately 13 percent in 2009 primarily due to sharp decreases in demand for original equipment manufacturer (OEM) passenger and commercial truck tires, according to the Rubber Manufacturers Association.

Total 2009 tire shipments are projected to decline approximately 36 million units to 246 million units. This decrease reflects the difficult economic environment for automotive manufacturers over the past year, continued low consumer confidence and high unemployment. Tire shipments peaked at 321 million in 2000.

Vehicle miles travelled is on par with 2008 levels as the domestic economic conditions for both the consumer and commercial sectors appears to have stabilized and are poised for a rebound in 2010. As a result, the tire industry is expected to realize a nearly 6 percent growth in 2010 reaching the 260 million unit level.

RMA’s Tire Market Analysis Committee forecast for key categories and their respective segments for 2009 include:

  • Original Equipment (OE) Passenger Tires: Large decreases in domestic vehicle production due to plant shutdowns will result in a nearly 43 percent decrease in 2009 OE tire shipments to approximately 22 million units. The federal government’s “cash for clunkers” program pulled forward future years’ vehicle sales into 2009, which mitigated an even steeper drop in OE tire shipments. An improving economy and a rebound in vehicle production and sales are anticipated in 2010 resulting in a nearly 8 million unit increase projected for OE tire shipments. This projection does not account for any possible changes to the auto industry from further federal intervention or consumer incentive programs.
  • Original Equipment Light Truck (LT) Tires: This category will experience an approximate 9 percent decrease, or 300,000 units, in 2009 to nearly 2.7 million units due to slower economic conditions and its impact on the commercial sectors which utilize light truck vehicles. Little or no growth is anticipated for 2010 as domestic vehicle production is projected to remain weak.
  • Original Equipment Medium/Wide-Base/Heavy On-Highway Commercial Truck Tires: A nearly 41 percent decline to approximately 2.3 million units is anticipated for 2009 – a decrease of approximately 1.6 million units. The economic rebound anticipated for 2010 along with pent up demand for vehicles is projected to result in a net gain of approximately 350,000 units.
  • Replacement Passenger Tire: Shipments will decrease approximately 12 million units to nearly 180 million units for an approximate 6 percent decline. Growth is anticipated to resume in 2010 with the replacement sector estimated to increase by approximately 4 million units, or about 3 percent, as economic conditions improve. Non-RMA imports accelerated in July and August prior to imposition of a three year Chinese import tariff on Sept. 26th. These imports are anticipated to drop off dramatically in October and remain at depressed levels through the three year period.
  • Replacement Light Truck Tire: This segment represents a core group of consumers and the small commercial vehicle market – mainly “class 3” trucks. The onset of the economic recovery has limited the impact of the decline in LT tire shipments to nearly 3 million units, or 11 percent, for a total of approximately 26 million units. Little or no increase is anticipated in 2010 in keeping with commercial economic forecasts and the impact of the Chinese tire tariff.
  • Replacement Medium/Wide-Base/Heavy On-Highway Commercial Truck Tires: The market is anticipated to decrease by approximately 2.3 million units in 2009 to nearly 12.6 million units. Given the uneven economic rebound forecast for 2010, this market is expected to increase by less than 1 million units to nearly 13 million units.

# # # #

The Rubber Manufacturers Association is the national trade association for the rubber products industry. Its members include companies that manufacture various rubber products, including tires, hoses, belts, seals, molded goods, and other finished rubber products.

RMA’s Tire Market Analysis Committee is comprised of tire market professionals representing the major U.S. tire manufacturers, which account for more than 90 percent of all U.S. tire shipments. Their analyses and forecasts of current and future industry activity include a review of RMA tire industry and economic data, government trade figures, and vehicle sales and production. TMAC develops its consensus view for tire demand from this process. The views expressed in this release are not the sole opinion of any one committee member, member company, or RMA representative.

CALIFORNIA TIRE MEASURE IS A LAWSUIT MAGNET

For more information contact:
Dan Zielinski
(202) 682-4846
dzielinski@rma.org

RMA Says Bill is Inconsistent, Contradictory, Fear-Mongering

WASHINGTON, D.C.May 28, 2009 - The Rubber Manufacturers Association today criticized a California Assembly bill as “inconsistent”, “contradictory,” and “fear-mongering” that would only serve to increase lawsuit opportunities for the bill’s primary supporters – trial lawyers.

The Assembly passed the measure today by a vote of 41-28.

AB 496 would selectively require consumer notification about a tire’s chronological age on some sellers of replacement tires, primarily tire dealers. Supporters of the measure claim that tires reaching a certain age are a potential safety hazard and say the notification is necessary to prevent older tires from being placed into service.

However, supporters’ alleged concern with motorist safety is contradicted by provisions in the bill that would exempt millions of tires from the bill’s age notification.

“Proponents of this bill use fear-mongering to allege that tires reaching a certain chronological age are dangerous,” said Dan Zielinski, RMA senior vice president, public affairs. “But the bill is inconsistent in its application. Any consumer who buys tires or a vehicle in a private transaction, or who buys a new or used vehicle from a dealer or who buys replacement tires from an auto dealer would not receive a notification under this proposal. These exemptions make the measure contradictory on its face and are implicit acknowledgement that chronological tire age alone is not a hazard.”

RMA also says that the measure’s notification provisions are confusing and likely to result in second-guessing by trial lawyers.

“Providing a simple, understandable notification to consumers about a tire’s date of manufacture is reasonable,” Zielinski said. “But the bill provides several options that would likely lead to trial lawyers’ accusations that a dealer didn’t provide the most appropriate notification. This would force nearly all notifications to be given prior to the point of sale which will result in needless service delays.”

In an earlier letter of opposition to AB 496 author, Assembly Member Mike Davis, RMA noted that a prior-to-sale notification would be impractical and burdensome.

Although several auto and tire manufacturers have issued recommendations for tire replacement after a number of years, none are derived from technical data that suggests a tire would not perform after such time.

Allegations that there is a correlation between tire performance and chronological tire age are unfounded and unsupported by data. No auto industry, tire industry or National Highway Traffic Safety Administration (NHTSA) data has determined that a tire cannot perform when it reaches a particular chronological age.

Information provided by RMA to NHTSA shows that chronological tire age is not a factor in tire performance. An RMA study of 14,000 scrap tires did not reveal any indication that tires are removed from service once they reach a certain chronological age. A second comprehensive study of all claims made by consumers to tire manufacturers over a six-year period showed that the rate of claims as a function of the chronological age of tires actually decreases after six years.

“AB 496 would only benefit trial lawyers by creating a new roadmap to sue California tire dealers,” Zielinski said. “The measure makes inaccurate statements about tire performance and imposes new burdens on tire retailers in a particularly unfortunate economic climate.”

# # # #

The Rubber Manufacturers Association is the national trade association for the rubber products industry. Its members include companies that manufacture various rubber products, including tires, hoses, belts, seals, molded goods, and other finished rubber products. RMA members employ over 120,000 workers and account for more than $21 billion in annual sales.

RMA URGES TURFGRASS GROUP TO CORRECT INACCURATE CRUMB RUBBER INFORMATION

For more information contact:
Dan Zielinski
(202) 682-4846
dzielinski@rma.org

2009 Turfgrass Letter

WASHINGTON, D.C.April 21, 2009 - The Rubber Manufacturers Association has sent a letter to Turfgrass Producers International urging the group to correct a number of inaccuracies it posted on its web site concerning the use of crumb rubber in artificial turf applications.

“Your web site also raises many health concerns about scrap tire generated ground rubber. You may not be aware of numerous scientific reports and studies that have examined such concerns and have concluded that scrap tire generated ground rubber poses no threat to human health.,” explained Michael Blumenthal, vice president.

RMA has offered to provide the group with information so that consumers are not misled to the belief that scrap tire derived products pose any consumer health risk. RMA will monitor the group’s site.

# # # #

The Rubber Manufacturers Association is the national trade association for the rubber products industry. Its members include companies that manufacture various rubber products, including tires, hoses, belts, seals, molded goods, and other finished rubber products. RMA members employ over 120,000 workers and account for more than $21 billion in annual sales.